Arda Öngören

0
1920
Arda Öngören

“Yazdıklarım Hikaye Gibi Görünse de Hikaye Değil”

“Alfa ve Omega” ile okuyucularının karşısına çıkacak olan yazar Arda Öngören, kitabında kullandığı kuyruğunu ısıran yılan sembolü üzerinden sonsuz döngüyü anlatıyor. Yapay zeka, bilinç transferi, simülasyon yaşam, insanın gelecekteki yolculuğu, kitabın ilgi çekici konu başlıklarından birkaçı. Öngören, Cadde Life okurları için sorularımızı içtenlikle yanıtladı.

Cadde Life: Arda Öngören’ i biraz tanıyabilir miyiz? Kitaplarınızdaki konulara olan ilginiz, ilhamınız ya da kitaptaki açıklama şekliniz ile ‘İnsan ruhunu ele geçiren tanrısal güç’ nasıl başladı? Mimarlıktan yazarlığa sizi tetikleyen olay neydi?

Arda Öngören: Çok zor soru! İnanın Arda Öngören’ i tanımak için ben de uzun zamandır çaba gösteriyorum. İnsanın kendini tanıması, kendini bilmesi çok kolay değil… Çoğu zaman bir ömür bile yeterli olmuyor. Kadim gelenekte birçok yerde karşımıza çıkan “Kendini bil!” mottosu bu nedenle çok önemli. Zahirde yani görünen, maddi olan Arda Öngören bir mimar, eş, baba ve yazar. Bir de batın yani görünenin ardındaki, içindeki Arda Öngören var. İşte onu tanımaya çalışıyorum. Nasıl yazmaya başladım? ‘Alfa ve Omega’ dan bir cümle ile açıklayabilirim sanırım: “Sanatçı yaratmayı seçmez. Yaratılacak olan eser sanatçıya bir şekilde gelir ve tanrısal güç artık sanatçının zihnindedir…”

Kitaplarımda yazdığım konular benim kendi arayışımda karşıma çıkanların yansımaları… İnsanın iki temel sıkıntısı var hayatta. İnsan için ön geleni geçim sıkıntısı, onu aşabilirse karşısına can sıkıntısı çıkıyor. İki sıkıntı da insanın düşünmesi, düşünme üzerine düşünmesi yani tefekkür etmesi için büyük engeller… İlk engel maddiyat ile ilgili olduğundan aşması ikincisine göre daha kolay. Can sıkıntısı ise insanın sebepsiz yere mutsuz ve huzursuz olmasının nedeni. Çoğu insan can sıkıntısı içinde olduğunun farkında da değil çünkü henüz can’ın yani ‘öz’ün çağrısını iç’inde hissedememiş ve bu nedenle de aramaya başlamamış.

Bir gün okuduğunuz bir kitabın bir cümlesi, izlediğiniz bir filmin sahnesi ya da bir arkadaşınızın cümlesi sizi derinden sarsabilir, içinizdeki gizil gücü uyandırabilir ve sonrasında yaşamınız bambaşka bir ‘hâl’ alabilir. İşte bu çok keyifli ama bir o kadar da sizi yoracak, değiştirecek, dönüştürecek bir sürecin başlangıcıdır.

Ondan sonra artık karşınıza çıkan her kitap, her olay, her insan ‘özel’ olmaya başlar, ya da siz öyle olduğunu düşünürsünüz. Artık karşınıza çıkan her insan özel olarak karşınıza çıkmıştır, elinize bir şekilde ulaşan her kitap veya metin özel olarak size iletilmiştir, içinde olduğunuz her olay, size özel olmuştur, zihninize doğan düşünceler çok daha özeldir ve siz tüm bu ‘parçaları’, ‘ipuçlarını’ birleştirerek ‘Bütün’ü görmeye, bilmeye çalışırsınız.

Hakikati arıyorsunuzdur ama hakikatin ne olduğu konusunda hiçbir fikriniz yoktur. Ne olduğunu bilmediğiniz bir şeyi nasıl arayabilirsiniz? İnsan neyi aradığını bilmeden arayabilir mi? Hakikat arayışı bu şekilde bir arayış… Ama içinizdeki gizil güç uyandıktan sonra mümkün olamayacak olanlar olur, yoğun bir iş hayatınız, eşiniz, çocuklarınız olsa bile kitaplar yazabilirsiniz, araştırmalar için yüzlerce kitap arasında kaybolabilir, farklı ülkelerdeki farklı şehirleri, özel yapıları, mekânları ziyaret edebilir, konferanslar, makaleler hazırlayabilir ve bunları insanlara iletmek için çabalayabilirsiniz. Bu çalışmaların, çabaların maddi bir karşılığı olmadığı hatta bunlar için daha fazla çalışmanız gerektiğini bildiğini halde bunları yaparsınız çünkü gizli güç uyanmıştır. Bu arada aslında uyanan insan için özel olan tüm bu yaşanacak gelişmeler uyanış gerçekleşmeden de özeldir ama uykuda olan insan bunu anlayamaz.

Bu soruya cevabı yine ‘Alfa ve Omega’ dan kısa bir alıntı ile tamamlayayım: “Yaratmayı ben seçmedim, yaratmak zorundaydım çünkü o karakterler ve hikâye bir şekilde zihnimde doğmuştu ve bir yazar olarak ben de onları kaleme almak zorundaydım. Yani buna mecburdum…”

CL: İlk romanınız ve VITRIOL serisinin ilk kitabı olan ‘VITRIOL – Yeni Çağın Şafağı’ konusu birçok okuyucu tarafından ilgi çekici bulundu, yorumları nasıl buluyorsunuz, sizce kitap hedefine ulaştı mı?

AÖ: Zihnime doğanları yazıyorum ve bir süre sonra yazıların içinde bir ‘âlem’ oluşuyor; hikâyeler, kahramanlar, mekânlar, olaylar ile birlikte resmen doğuyor. Basıldıktan sonra kitabın okurunu seçtiğine ve ulaşması gereken kişiye mutlaka ulaştığını düşünüyorum. Bana ulaşan ve benim arayışımda etkili olan kitaplar oldu.

“VITRIOL-Yeni Çağın Şafağı’ da ‘Alfa ve Omega’ da bir başkasının zihninde yeniden doğup ona özel bir iz, etki bırakacağını umuyorum. Olan olacaktı ve oldu, olacak olan da oluyor. Ben zihnime doğanları yazıya döküyorum, zihnimde doğan ‘âlemlerin’ farklı zihinlerdeki yansımalarını ancak kitaplarımı yorumladıkları zaman görebiliyor ve hissedebiliyorum. İnanın bir yazar için bundan daha değerli bir an olamaz… VITRIOL hedefine ulaştı mı? Okurlar için kişiden kişiye göre değişecektir ama benim için, benim arayışıma yaptığı katkı, açtığı kapılar için kesinlikle hedefine ulaştığını söyleyebilirim…

CL: Alfa ve Omega’ nın kapağında bir Ouroboros, yani kuyruğunu yiyen yılan/ejderha resmi var. Ouroboros Yunan, Mısır ve Hint mitolojilerinden kalma bir sembol. Jung’ a göre de önemli bir arketip.  Sizce kitabınızın konusu ile Ouroboros’ un örtüştüğü en önemli noktalar neler?

AÖ: Kuyruğunu ısıran yılan sembolü olan Ouroboros kadim bir semboldür. Kısaca devri daim’i, yeniden doğuş ve sonsuz döngüyü simgeler. Başlangıç ve Son yani Alfa ve Omega’nın bir olduğunu işaret eder. Aynı zamanda, iyi ya da kötü ama dinamik ve potansiyel olan demin bahsettiğim gizil gücün de simgesiydi. Üzerinde kitaplar yazılabilecek kadar önemli bir semboldür ve ben de yakın zamanda bir tane yazdım : )

CL: Romanınızın kahramanlarından Dmitry Itskoy,  insanların ölümden, yer çekiminden ve bedenlerinden özgür olmasını savunuyor. İnsandaki bu özgürlük takıntısı nedir? Bedeni bile bir hapishane olarak mı görüyoruz? Ve bu paradokstan çıkışın tek yolu ölümün kendisi mi? Çünkü ölümden sonra insanların bedenlerinden özgürleşip ruhlarına eriştikleri düşüncesi de var. Siz kitabınızda insanın ölüm korkusunu aşmasının onun sonu olacağını da söylüyorsunuz. Ölümün bizi ayakta tutan yönü nedir?

AÖ: Bence ölüm bir nokta değil, noktalı virgül olabilir belki. İnsanın en büyük korkusu ölmek çünkü sonrası hakkında bir bilgisi yok ve bilmediğinden korkuyor insan. ‘Alfa ve Omega’ daki en önemli karakterlerden birisi gerçek bir karakter olan Dmitry Itskov. Bu arada ‘gerçek karakter’ tanımlaması da ne kadar garip öyle değil mi? Neyin gerçek, neyin ise hayal olduğu konusunda ne kadar da eminiz? Ve ne kadar saf bir inanış bu öyle değil mi? Neyse bizim gerçek olduğunu düşündüğümüz Dmitry Itskov, 2045 İnisiyatifi – ‘2045.com’ isimli internet sitesinde amaçlarını ‘insan kişiliğini biyolojik olmayan taşıyıcılara aktarmak,  ömrü uzatmak ve ölümsüzlüğü bulmak’ olarak açıklayan gerçek bir organizasyonun kurucusu. Bu nedenle de bedenin değil bilincin önemli olduğunu düşünerek bilincin onu hapseden bedenden dahi bağımsız olmasını savunuyorlar. Bu sayede beden öldüğünde bilinç de onunla birlikte kaybolmayacak diye düşünüyorlar.

CL: Kitabınızın bir yerinde ‘Dalga zihnimizde oluşan bir yanılsamadır, gerçekte sudan başka bir şey yoktur’ diyorsunuz. Bu düşünceyi ışık-renk ilişkisi için de ileri sürebiliriz. Çünkü renk denilen şey de ışığın dalga boyu aralıklarındaki kırılmadan başka bir şey değil.  Sizce suyun ya da ışığın bilgisine erişmek için neye odaklanmalı insan?

AÖ: Işık ve renk ilişkisi de çok güzel bir örnek… Suyun ve ışığın bilgisine ya da öz’ün bilgisine erişmek için neye odaklanmalı sorusunun bence yanıtı “hiç”. Hiçbir şeye odaklanmamalı ve zihin bu hâli muhafaza edebilirse yani meditatif bir durumda sabit kalabilirse belki buna erişebilir. Belki diyorum zira ben de bilmiyorum.

CL: Kitabınız şu soruya yanıt arıyor gibi; Homo Sapiens mi, yapay bilinç mi? Beynimiz mi robotlaşacak, yapay zekâ ya da robotlar mı irade denilen şeye sahip olup insanlaşacak? Belki de dünyayı ele geçirecekler… Hologram Avatar da bunun küçük bir parçası. Sizce gelecekte bizi neler bekliyor? Mesela 2045 yılını nasıl hayal ediyorsunuz?

AÖ: Yarattığı zekaya ‘yapay’ diyen insanoğlu, kendi zekasının bir üst varlık tarafından yaratılmadığından ne kadar da emin! Öyle değil mi? Neyin yapay – sanal neyin doğal – gerçek olduğunu nasıl bilebiliriz? Çok ama çok gerçekçi rüyalar görmüyor musunuz? Hani ağlayarak veya dudağınızı ısırarak uyandığınız ve etkisi dakikalarca, saatlerce hatta günlerce süren… Homo Sapiens türünün en büyük sorunu kendini yaratılanlar içinde en yüce olarak görmesi. Tabii ki bu aslında çok büyük bir zaaf da oluşturuyor. Kendi türünün de bir başka üst tür tarafından bir nevi deney ile yaratılıp yaratılmadığını bile bilmiyor. Dünya isimli bir gezegende var olan bir tür ve sadece 6.000 yıllık bir belleğe sahip. Ne kadar da zavallı bir yaratık!

Şimdi de kendini yaratıcı olarak görerek yaratıkları hakkında sınırlamalar getirme, köle olarak kullanma ve kendini asla geçemeyecek şekilde programlama, tasarlama gibi eylemlere girişiyor. Yıllar ilerledikçe insanlar robotlaşacak, yapay organ nakilleri artacak, yarı-robotik insanlar ortaya çıkacaklar. Bu yarı robotik insanlar her daim olduğu gibi önce dışlanacaklar ama sonra yeni yapay uzuv ve organları ile ‘doğal’ ırktan daha ‘iyi’ oldukları için, daha uzun yaşadıkları için herkes yarı-robotik olmaya başlayacak. Ama bu da yetmeyecek ve ölümsüz olmak için tam-robotik yani humanoidler olacak ve bilinçlerini bunlara transfer edecekler. Sonra? Sonrası hakkındaki kurgumu ‘Alfa ve Omega’ da okuyabilirsiniz.

CL: “Bilincin bilici yani kendini araması, tıpkı hakikat arayışı gibi…” Biraz ‘bilinç’ hakkında görüşlerinizi paylaşır mısınız? Bilincin geçici olarak ortadan kalktığını nasıl açıklayabilirsiniz?

AÖ: Evet, yine ‘Alfa ve Omega’ dan alıntılarsak, “hakikatin ne olduğunu keşf etmeye çalışmak da bilincin ne olduğunu yine bilinç ile aramaya benziyor” Bilinç de hakikat gibi bilinmeyen bir şey. Ve buna sahibiz… Beş duyumuzla, bilimsel yöntemlerle bunun ne olduğunu açıklayamıyoruz ama bilinç var. Beyin ile ilişkisi olduğunu tahmin ediyoruz ama ruh veya öz, zihin ve bilinç ilişkisini çözemiyoruz. Çok ama çok gizemli bir şey bilinç.

Bu kadar gizemli, esrarlı ve ben’in içindeki asıl ben olarak adlandırılabilecek şey için ancak spekülasyon yapabiliriz, sorular sorup yanıtı aramaktan ziyade sorudan sonra doğacak olan yeni sorularla ilerleme yapmaya çalışabiliriz. Mesela, “Bilinç, bedenle birlikte hareket eder mi?” veya “Bilincin belirli sınırları var mıdır, beden mi?”, “Bilinçler arası bilmediğimiz bir iletişim olabilir mi?”, “Tüm bilinçlerin bağlı olduğu bir üstbilinç var mı, oradan bilinçlere ilham veya vahiy gibi yönlendirme veya direktifler geliyor olabilir mi?”, “Bilinci olmayan ‘şey’ var mı, yoksa her ‘şey’ bilince sahip mi?” gibi…  Bence bilinç geçici olarak ortadan kalkmıyor ama beş duyu ve bedensel – maddi iletişim bir süreliğine sekteye uğruyor. Bunu anestezik ilaçlar ile mümkün kılabiliyorsunuz ama inanın tıp bilimi bile bunun tam olarak nasıl olduğunu henüz bilmiyor.

CL: Kitabınızda simüle beyin, yapay insan beyi gibi kavramları tartışıyorsunuz. Eğer yapay beyine bilinç transferi mümkün olursa belki de insanlık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış olacak. Çünkü böylelikle yapay zekâya bilinç ve dolayısıyla irade sunmuş olacak. İnsan sizce gelecekte kendi sonunu hazırlayacak olan bu adımı atacak mı? Transhümanizm üzerine fikriniz nedir?

AÖ: İnsanoğlu çok kibirli. Kendini o kadar üst bir varlık olarak görüyor ki, kendinden üst bir varlığın olmasının neredeyse imkânsız olduğunu düşünüyor ama bir yandan da bunun korkusuyla önlem almaya, gücü kaybetmemeye çabalıyor. Dünyadaki her canlı türü diğerine üstünlük sağlamaya çalışıyor, en büyük gayeleri hayatta kalmak. İnsan da pek tabii yeni üstinsana karşı üstünlüğünü devam ettirmek isteyecek ve hayatta kalmak için bunu yapmak zorunda olduğunu düşünecektir. Homo Sapiensler kendilerine ayrılan sürenin sonuna hızla yaklaşıyorlar, ataları olan Neanderthalensis’ler ile çatışmaya başladılar,  çünkü onlar Homo Sapiens’lerin en güçlü rakipleri ve en yakın zekâya sahip türdü. Bu nedenle önce onları yok ettiler. Her tür, öncelikle kendi cinsinden kendine en yakın türü ortadan kaldırır. Kendine en yakın tür de kendinden bir önceki, içinden doğduğu ve kendini geliştirdiği türdür. Yaşaması için bunu yapması zorunludur yoksa hayatta kalamaz. İnsan gelecekte kendi sonunu hazırlamayacak çünkü insanı insan yapan bedeni değil, bilincidir. Bilincini yeni bedenine transfer eden dönüşmüş insan yani transhuman daha güçlü ve Homo Sapiens’lere göre daha fazla potansiyeli olan bir tür olacaktır diye düşüyorum.

Gelecek olan engellenemez. Yine ‘Alfa ve Omega’ da geçen bir cümle ile bağlayalım:
“Olan olacaktı ve oldu, olacak olan da oluyor…”

CL: “Gerçek sandığımız yaşam da belki sonsuz sayıdaki simüle âlemlerden biri olabilir.” Sizce gerçekten böyle bir âlemde mi yaşıyoruz? Bu tür bir dünya tasavvuru doğruysa insan gerçeğe nasıl ulaşacak?

AÖ: Önemli olan gerçeği aramak değil, hakikati aramak olmalı. Hakikat tektir, değişmez. Gerçek ise sayısız ve değişkendir. Gerçek mi yoksa hayal âleminde mi yaşıyoruz? Bunu asla bilemeyiz. Gerçek olarak adlandırdığımız kavramın ne kadar kaygan ve yanıltıcı olacağını fark edip buradan hareket ederek hakikate ulaşabiliriz veya ulaşamayabiliriz. Bundan asla emin olamayız. ‘Alfa ve Omega’ okura bu konuda romandaki hikâyeler boyunca bir önerme yapıyor ama Son’da – Omega’da okurun önermesi dışındakiler kayboluyor. En azından öyle olmalı, hedeflediğim şey bu.

CL: “Biz düşüncelerimiz değiliz, düşüncelerimizin düşüncesiyiz.” Isaac Newton. Düşüncelerimizi tamamen biz mi yönetiyoruz? ‘Yazılıma eklenen kodlar gibi. İnsan zihni düşünce üretmeden duramıyor.’ Zihnimizdeki her şey bizim kontrolümüzde mi?

AÖ: Bu sorular karşısında heyecanlanıyorum, röportajı okuyanlar da yanıtlarda bu heyecanı hissedeceklerdir. Düşünce kelimesi düşmek fiilinden türetilmiş yani yukarıdan aşağıya inen bir şeyden bahsediliyor, bu çok ilginç bence. Düşüncelerimizin bize ait olup olmadıklarını asla bilemeyeceğiz. Bu hayal kırıklığı yaşatan hatta yaşama nedenini sorgulatan bir durum. Benim çözmesi zor konularda uyguladığım yöntem soru sormak ve sürekli soru sormaktır:

“Düşünceler beyinde mi üretiliyor?”,  “Zihin beynin içinde mi?”, “Beyin zihni mi yaratıyor yoksa zihin mi beyni yaratıyor?”, “Zihin ve bilinç olmasaydı kâinat var olur muydu?”, “Düşünceler hareket eder mi yoksa onlar her yerde mevcuttur ama beyin veya zihin veya bilinç o ‘frekans’ ile eşleşmediği için temas sağlanmıyor olabilir mi?”, “Olamaz mı?” : )

CL: Yaratıcınızla karşılaşsanız ona hangi soruyu sorardınız?

AÖ: “Neden?”

CL: Alfa ve Omega, ‘Başlangıç ve Son’…  Antik Yunan düşünürü Herakleitos da 2 bin 500 yıl önce “Başlangıç ve son aynı şeydir” diyordu. Ancak önemli olan başlangıç ve son arasında yaşananı anlamak değil midir?

AÖ: ‘Başlangıç ve Son’ lineer bir düzlemde düşünülürse ‘ayrı’ – ‘gayrı’ olarak düşünülebilir. Ancak ‘Başlangıç ve Son’ bir devri daim’dir, ‘Ouroboros’dur – kuyruğunu ısıran yılandır, sonsuz döngüdür. Bu nedenle de ‘Bir’dir, ‘Bütün’dür…

CL: Alfa ve Omega’daki bir hikaye İsviçre’nin Lozan şehrinde geçiyor. Neden özellikle Lozan’ı seçtiniz?

AÖ: Lozan’daki Ecole Polytechnique Federale de Lausanne (EPFL)’da Blue Brain Project, Mavi Beyin Projesi ismiyle başlayan bir proje var. Daha sonra birçok ülkeden yaklaşık 150 enstitünün de katkı vermesiyle Human Brain Project (HBP), İnsan Beyni Projesi adını alan proje Avrupa Birliği’nin desteklediği, 1 milyar Euro fon ayırdığı bir proje ve halen devam ediyor. Projenin amacı ise sanal insan beyni yaratmak… İlk kez duyduğunda insanı çarpan, heyecanlandıran ve bir kez daha okumasına neden olan bir amaç!

CL: ‘Alfa ve Omega’da yer alan, Srikanth Ramaswamy, Dmitry Itskov, David Hanson, Berat Denizdurduran ve Gürcan Enginarlar isimli karakterler gerçek kişiler. Bu önemli notu da ön bilgi olarak kitabın başında vermişsiniz. Peki, sizin yaşadığınız, başınızdan geçen olaylardan kitaba aktardıklarınız oldu mu?

AÖ: 2014 yılı Ağustos ayında bir gün batımında ve denizin ortasında tefekkür yaparken zihnime doğdu ‘Alfa ve Omega’. Bir arkadaşım da o ‘an’ yanımdaydı ve hikâyeyi hemen onunla paylaşmıştım. ‘Alfa ve Omega’ nın ilk bölümündeki sahnede benzer bir sahnedir ve bu yaşadığım önemli doğuş ile bağlantılıdır. Bu arada kitabı merak edenler ilk 50 sayfasını ardaongoren.com adresinden okuyabilirler. Daha çok merak edenler de alabilirler. : )

CL: Son olarak Cadde Life dergisi okurlarına söylemek istediğiniz bir şey var mı?

AÖ: Hakikati beraberce aradığımız bir Facebook grubumuz var; ismi Vıtriol

Burada konuştuğumuz ve daha birçok konuyu beraberce tartıştığımız güzel bir ortam. Arayanları ve neyi aradıklarını arayanları davet ediyorum. Amacımız bulmak değil, aramak. Gelin beraber arayalım. Bulabilir miyiz? Sanmıyorum ama denemeye değmez mi?

‘VITRIOL-Yeni Çağın Şafağı’ndan bir alıntı ile tamamlayayım:

“Arayanları mı bulur, ‘Hakikat’in kendisi’?

Yoksa ‘Hakikat’in kendisi’ olduğunu mu bulur, arayanlar?”

 

Röportaj: Işılay Ünlü

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here