Felsefenin Sınırları

0
171
Felsefenin Sınırları

Felsefenin Sınırları

Baştan şunu belirtmek isterim ki Felsefe Bölümünde öğretim üyeliği yapıyor olmama rağmen felsefeci değilim, olmak da istemem. Çünkü dünyanın içine düştüğü durumdan çıkışın felsefe dışı düşünme yolları ile mümkün olduğu kanısını taşıyorum.

Bununla birlikte yüzyıllardır oluşmuş muazzam felsefe birikimini de reddedecek değilim. Gerçekten de şu an sahip olduğumuz felsefe birikimi bize insan aklının neler yapabileceğini ve nerelere kadar uzanabileceğini göstermesi bakımından oldukça değerli örnekler sundu. Büyük bir gelenekten bahsediyorum.

Bu engin geleneğin en değerli özelliği bize felsefenin sınırlarını göstermiş olmasıdır. Felsefe ile insan nereye kadar gidebilirse o aşamaya gitmiş ve artık gelinebilecek yolun sonuna gelmiştir.

Demem o ki insan aklının sınırlarının, eşiklerinin ne olduğunun en güzel numunelerini bize felsefe (ekolleri) gösterdi. Başka bir disiplin bu kadar etkin şekilde gösterebilir miydi emin değilim, açıkçası.

Hepimiz biliyoruz ki insanın sahip olduğu temel üç düşünce türü vardır: Biri intuitive (hadsi, sezgisel), diğeri speculative (bu da ikiye ayrılır felsefi ve bilimsel) ve sonuncusu sanatsal.

Felsefi düşünme en kaba şekilde söyleyecek olursak her şeyi öznenin aklına indirgeyen bir düşünce tarzıdır. Özne için akıl ve bilimden başka herhangi bir referans kaynağı yoktur.

Her ŞEY insan düşünümünün epistemik bir nesnesidir. Özne, düşünürken bir ŞEYi ele alır, onu konu edinir ve o ŞEYi ne ise o olarak düşünmek veya o ŞEYin kendi varlık-oluşsal imkanları ekseninde tefekkür etmek yerine, kendini merkeze koyarak düşünmeye başlar ve sonuçta o ŞEYi insan idrakinin sınırlarınca belirlenmiş nesne haline dönüştürür.

Sonuçta da o ŞEYin hakikatı budur diyerek ortaya bir resim koyar. O ŞEYin mahiyeti artık “ortaya” konulmuştur ve o ŞEY neticede aklın parmaklıkları arkasına hapsedilmiştir.

Böylelikle o ŞEY felsefe yoluyla insan idrakinin sınırlarına tercüme edilmiş (esasında sıkıştırılmış), sabit ve kalıcı bir varlık (hakikat) haline getirilmiştir.

Kısaca felsefede akıl, hakikati tüm çıplaklığı ile göster(ebil)ir şeffaf bir mekanizma olarak kabul edilir (oysa akıl bir süzgeçtir, hem de delikleri çok dar olan bir süzgeç). Yani felsefe ameliyesi ile düşünülen ve ortaya konan ŞEYin başka türlü olamayacağı söylenir.

Bu da o ŞEYi sınırlamak ama aynı zamanda aklın hudutlarını da açık etmektir. Aslında biliyoruz ki hakikat, aklın hakikati (aklın ulaştığı hakikat) değildir. Çünki akıl indidir (öznel), subjectivedir. Felsefenin Sınırları

Felsefenin (tüm bir felsefe geleneğinin) üstüne basıp onun dışına çıkarak felsefede ulaşılabilecek sınırları gö(ste)ren ve felsefe dışı düşünme imkanlarını ortaya koymaya gayret eden Alman felsefeci Martin Heidegger (1889-1976) varlığın hakikatini düşünmenin felsefe ile mümkün ol(a)madığını o halde felsefi düşünmeyi de içine ala(bile)n onun üstüne çıka(bile)n diğer düşünme imkanları üzerinde de durmamız gerektiğini ifade eder.

Aklı düşünmek ve idrak etmek için aklı da düşünebilen imkanlara ulaşmak gereklidir. Bu dünyayı görebilmek için dünyanın dışına çıkmak türünden bir ameliyedir, bu.

Bu aşamada kısaca şunu söylemek hiç de iddialı kabul edilmemelidir; felsefenin sonu düşüncenin başlangıcıdır. Yahut düşüncenin başlangıcı felsefenin sonundan itibaren başlar. Çünkü hakiki düşünüm insan idrakinin sınırlarını da idrak etmeye bağlıdır ve ona dayanır. Böylelikle insan idrakinin sınırı, hakiki düşünmenin başlangıç noktası sayılabilmektedir.

Felsefe üstü diğer düşünüm yollarıyla da hakikati tam anlamıyla ve tüm yönleriyle ihata etmek, kuşatmak mümkün değildir. Bunun esas sebebi işitme, görme, hissetme, tatma ve koklama kısaca beş duyumuzun sınırlarının, eşiklerinin olması gibi aklımızın da sınırlarının, eşiklerinin bulunmasıdır. Bu eşiklerin altı veya üstü insan için yok hükmündedir. Bu duyuların ve aklın bizi sevkettiği dünya ve/ya algıladığımız dünya cognitive dünyadır (phenomenon). Tamamen ve sadece algısaldır.

Dünyayı idrak edebilmek için dünyanın dışına çıkıldığında bile onun sadece bir yüzünün görülebilmesi ve görülebilen yüzlerinin zihinde birleştirilerek bir resme ulaşılmasında olduğu gibi. Bu resim de belirtemeye hiç gerek yok ki bir inşadır, bir kurgudur. Bu yüzden dünyanın bizim deneyimlerimizden müteşekkil ve ibaret olduğunu söylemek muhal ender muhaldir (muhal ötesi muhaldir). Felsefenin Sınırları

Pekiyi “zuhurunun şiddetinden gaip olan” (hazır bulunmasının şiddetinden beş duyu organı ve akıl gibi maddi olmayan araçlar ile algılanamayan) hakikati hangi yollar ile düşüneceğiz ve tanımaya çalışabileceğiz? Bu yollardan biri hiç şüphesiz üçüncü düşünce yöntemi olan sanattır.

Hakikatin ağırlığı altında ezilen felsefenin (beşeri düşüncenin) dili tutulunca, sezgisel düşünmeden farklı olan sanatsal düşünce şakımaya başlar. Hakikat sırrının kırıntılarının biraz büyüklerine eren özne (kişi) görebildiklerini ve düşünebildiklerini kısaca içini ancak sanat yoluyla boşaltabilecek, aktarabilecektir.

Bu noktada hem müderris, hem mürşid hem de sezgisel düşünme insanı olan Mevlana Celaleddin Rumi’nin (1207-1273) Mesnevi’si (lisan dansına dayanan sanatı) ile seması (beden dansına dayanan sanatı) bize hakikatin kapılarını ne kadar aralamaktadır? Bence bu tekrar ele almaya ve üzerinde düşünmeye değer bir konudur. Felsefenin Sınırları

A. Teyfur Erdoğdu

İnstagram: @teyfur

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here