Şafak Bayraktutan ile Kadim Tarih

0
439
Şafak Bayraktutan ile Kadim Tarih

Son olarak “Anunnakiler” kitabıyla karşımıza çıkan araştırmacı Şafak Bayraktutan ile Sümerler, Anunnakiler ve Planet X hakkındaki bol kadim tarih kokan bir sohbet gerçekleştirdik.

CaddeMag: Göbeklitepe kadim zamanlardan kalan bir tapınma merkezi olarak görülürken artık oranın bir laboratuvar olduğunu biliyoruz. Göbeklitepe’nin asıl hikâyesini bize anlatır mısınız? Bu araştırmayı yaparken sizi en çok şaşırtan şey neydi?

Şafak Bayraktutan: 2014 te yazdığım Amon Ra; Uzaylı Bir Prensin Yaşam Öyküsü kitabında da belirttiğim üzere bana göre Göbeklitepe bir evcilleştirme laboratuvarıdır. M.Ö. 11 000 – M.Ö. 7400 arasında Ninmah-Hathor başkanlığında Anunnaki grubu Göbeklitepe’de ve bereketli hilalin çeşitli yerlerinde kurdukları laboratuarlar ile bitki ve hayvan evcilleştirme çalışmaları yapmışlardır. Göbeklitepe bu merkezlerin ilki olduğu için çok değerlidir. Ninmah/Hathor’un baş harfi H başta Mısır olmak üzere kadim tapınakların çoğunda karşımıza çıkmaktadır. Hathor’un bir uzlaştırıcı olduğu ve doğu-batı klanlarının ortak çalıştıkları her yerde bu sembolün kullanıldığını önermekteyiz. H harfi doğu ve batı arasında bir köprü şeklinde görülmelidir. Dünya’nın hemen hemen her yerinde tanrı ve tanrıçaların ellerinde görülen Anunnakiler ile özdeşleşmiş el çantalarından Göbeklitepe’de de bulunmuştur. Çantalar ise bize göre Anunnaki genetik-biyotik araçları taşıyan el çantalarıdır. Arkeologlar boyları 3 ila 6 metre arasında değişen T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan tasvirleri olduğunu düşünmektedirler. Bunun sebebi olarak ta T biçimindeki sütunlarda görülen kol ve el tasvirlerini görmekteler. Bizim iddiamız yuvarlak yapıların 20’den çok daha fazla olduğu ve bir ana yapı (belki dikdörtgen belki beşgen belki bir piramit vs.) tarafından kontrol edildiği yönündedir. Bu yuvarlak yapılar ise hayvanların korunması için kurulmuş yapılardır. Evcilleştirme işlemleri tamamlanınca da çoğu kadim yapı gibi üzeri toprakla örtüldü. Beni en çok şaşırtan bulunduktan hemen sonra çalınan heykel konusu oldu. Göbeklitepe’de Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt’in başkanlığını yaptığı kazı ekibi, 40-50 cm. yüksekliğinde Cilalı Taş Devrine ait bir insan başı ve üzerinde bir yırtıcı hayvan bulunan 11 bin 600 yıllık bir heykele ulaşıyor. Heykelin devamını bulmak ve bulunduğu ortamı daha detaylı incelemek için kazı ertesi güne bırakılıyor. Ancak Sabah saatlerinde tekrar aynı yere gelen kazı ekibi heykelin yerinde olmadığını fark ediyor.

CM: Matematik, astronomi, para, örf ve adetler hepsinin temeli Sümerlere dayanıyor. Sümerlerin bu gücü nereden geliyordu? Gezilerinizde ve araştırmalarınızda kitaplarda yazılmayan, insanlardan saklanan bilgilere rastladınız mı?

ŞB: Sümer, Akkad, Asur ve Babil derken müzelerde ve üniversitelerde kayda alınan beş yüz bin tabletten, büyük bir uygarlığın daha önce kurulduğu netleşmiştir. Daha da önemlisi bir asır süren arkeolojik keşif ve akademik araştırmaya göre günümüz uygarlığının temellerinin Sümer’de atıldığı anlaşılmıştır. Burada, sanki yoktan var olmuşçasına yazılı dil ve edebiyat, okul ve tapınaklar, doktor ve astronomlar, matematikçiler, yüksek yapılar, kanallar, limanlar ve gemiler ortaya çıkmıştır. Ayrıca kapsamlı tarımla, ileri düzeyde madencilikle, tekstil ve ticaretle, kurallar ve adaletle, ahlak kavramlarıyla, kozmolojik teorilerle ilgili tarih öncesi döneme ait kayıtlar ortaya dökülmüştür. Sümerliler tüm bu gelişmelerin kaynağı olarak anunnakileri göstermiştir. Hatta bütün şehirleri bile anunnakilerin hazırlayıp insanlara verdiklerini yazmışlardır. M.Ö. 1700 lerde Akkadca yazılan Atra Hasis Metni’nin baş kısmı “Tanrılar insanlar gibi iken” şeklinde başlamaktadır. Bunun nedeni ilk geldiklerinde kanallar açıp, Dicle Nehrinin kıyısını temizlemeleridir. Sümerler, dünya üzerindeki ilk yerleşim yerini kuranların, Nibiru’dan gelen anunnakiler oldukları ifadesini sıkça kullanmış ve vurgulamışlardır. Günümüzden altı bin yıl önce bu uygarlığa nasıl ulaşabildiklerini de bir tablette şöyle yazmışlardır: “Güzel görülen her ne varsa Anunnakilerin lütfuyla yaptık.” Tabletlerde verilen bilgilerin tamamına yakını bilimsel kabul görmüştür. Kabul edilmeyen kısımlar ise Sümerlilerin Din.Gir olarak belirttikleri varlıkların yazıldığı kısımlardır. Din.Gir yani “Anunnaki” olarak adlandırdıkları bu varlıklara Yunanlılar sonraki dönemlerde “Tanrı-Tanrıça” demişlerdir. Bu varlıklar yüzbinlerce yıl önce çok uzak bir yerden Dünya’ya gelmişler ve yeni evleri olarak Mezopotamya’yı seçmişlerdir. Bu topraklara Ki.En.Gir yani “Muhafızlar Ülkesi” diyerek ilk yerleşim yeri olan “Uzaklardaki Yuva” anlamındaki Eridu’yu kurmuşlardır. Dünya’da çok uzun zaman yaşayan bu anunnakiler sonunda işlerin ağırlığından şikâyet etmişler ve insanın ortaya çıkışıyla sonuçlanan bir dizi teknolojik müdahale olmuştur. Sümer dilini farklı bir bakış açısıyla yorumlayan Zecheria Sitchin tarafından Anunnakilerin çok uzaklar diye bahsettikleri vatanları Nibiru’nun aslında bir gezegen olduğu iddia edilmiştir. Gezilerinizde ve araştırmalarınızda kitaplarda yazılmayan, insanlardan saklanan bilgilere rastladınız mı? Bu sorunun cevabı olarak şöyle diyeyim: “Kitaplara yazamadığımız o kadar çok bilgi var ki dini hassasiyetler nedeniyle. Ancak eğitimlerde ve gezilerde bu konulara girebiliyoruz bir nebze de olsa…

CM: CaddeMag olarak bizim de katıldığımız 65. eğitiminizi Ekim ayında İstanbul’da verdiniz. Konusu, üzerine 3 kitap yazdığınız Sümer’in göksel ataları Anunnakilerdi. Peki, az çok herkesin bir fikri olduğu Anunnakiler hakkında ispatlanan gerçekler nelerdir? Dünyada sadece Anunnakiler mi vardı yoksa başka uzaylı medeniyetler de yaşıyor muydu?

ŞB: Hem ana akım bilim hem de bizler anunnakilerin “Sümer Tanrıları” olduğu konusunda hem fikiriz çünkü binlerce tablette yazılan bilgiler ortadadır. Ana akım bilim ile ters düştüğümüz nokta bizim onları uzaylı olarak görmemiz, bilim adamlarının ise onları hayali tanrılar olarak görmesidir.

Yani varlıkları tartışmasız kabul edilmiş bu tanrı tanrıçalar grubu üzerinden sadece fikir ayrılıkları yaşanmaktadır. Ancak bunun dışında var olduğu söylenen uzaylı türleri sadece fikirlere ve kişisel deneyimlere dayanmaktadır. Tabii ki bu yüzyılda dünyayı çeşitli varlıkların ziyaret edebileceği fikrini de göz ardı edemeyiz. Ancak bizim en baştan beri savunduğumuz konu kadim bilgilerde tanrı-tanrıça olarak bilinen varlıkların uzaylı oldukları ve Güneş Sisteminin en dışında bulunan ve bugünlerde keşfedilmeyi bekleyen Nibiru’dan geldikleridir. Kaynak olarak ta kadim tabletleri, yazıtları, stelaları; Kuran, Tevrat gibi kutsal kitapları; Heredot, Beresos gibi tarih yazıcılarını; çeşitli kadim metinleri almaktayız.Frekans bilgisini çözen Anunnakilerin ilk önce hurda genler aracılığıyla insanların frekans değerlerini düşürdüklerini ve bizler için bir anda görünmez olduklarını düşünmekteyiz. Aslında görünür tanrılardan görünmez tanrılara geçiş sürecini tarihin akışına bakarak çok net görebilmekteyiz. Sümerlerin ve farklı halklara ait mitolojilerin ilk zamanlarında tanrılarla insanların beraber yaşadıklarını okuyoruz. Anunnakiler, M.Ö. 2000 yıllardan sonra kült şehirlerde zigguratların tepelerinde yılda bir seçtikleri aracılarla (rahipler) insanlara seslenirler. M.Ö. 500’lere gelindiğinde ise artık tanrılar hiç görülmez ama insanlara istedikleri anda ulaşabilmektedirler. Bu tarihten sonra da insanlarla genellikle rüya, görü, sezgi kanalıyla iletişim kurarlar. Dünyanın farklı kültürlerinde farklı isimlerle adlandırılmış olan Anunnakiler bizlerde cin, melek isimleriyle de kendilerine yer bulurlar. Onlar asla Yaratıcı değillerdir. Bu noktayı iyi ayırt etmek gerekir. Anunnakiler de evreni yaratan o büyük güce duydukları inancı, ona “Her şeyi Yaratan Büyük Baba” diyerek birçok tablette dile getirmişlerdir. O halde Anunnakiler bilimsel araştırmalar ve ileri teknolojileri ile elde ettikleri frekans bilgilerini “boyut” kavramıyla hayatımıza sokmuş olabilirler. Kanıtlar konusuna gelince dünyanın pek çok yerinde yapılmış piramit yapılar; megalit taşlar; antik kentlerdeki devasa sayılan taşları kesme, taşıma ve bunlardan üst üste yapılar oluşturma teknolojisi başlı başına kanıtlardır.

Kadim zamanlardaki teknoloji için daha da net kanıtlar isterseniz; M.Ö.50 deki Yıldız Hesap Makinesi,  Hathor Tapınağındaki Elekton Tüpleri, Hindistan’daki, Ashoka Sütunu, Babil’deki Pil ve Gümüş Kaplama Çömlekler, İnka’ların Jet Uçağı, 38 000 Yıl Önce Tüfekle Vurulan Neandertal Adam, 500 Bin Yıllık Gizemli Nesne “Coso Artifact”, Sümer Yıldız Haritası MÖ 330), Sümer Cep Telefonunu örnek gösterebilirim. Birde Zecheria Sitchin’in tamamlanamayan Ur-Genom Projesi var. Bu projede British Museum’da bulunan Ur Kraliçesi Nin-Puabi’ye ait mumyadan DNA talep ediliyor. Bağımsız laboratuvarlarda onun bir anunnaki olduğunu kanıtlamak için yapılan bu talep reddediliyor. Binlerce insan bu projeye destek verip maille bilgi istiyor müzeden ve bu bir kampanyaya dönüşüyor. Tam da bu nokta da maalesef Sitchin ölüyor ve mesele kapanıyor. Sonrasında bu projeye ait ne varsa webden siliniyor. Sadece Sithin hayranlarının sonradan düzenlediği imza kampanyası ile ilgili bir mektup kalıyor.

CM: Günümüzün en merak edilen konularından biri Planet X yani Nibiru. Son güncel gelişmeler nedir ve Planet X kendini bize göstermeye başlayınca dünyayı neler bekliyor?

ŞB: Güneş Sistemimizin en dış gezegeni olan ve keşfedilmeyi bekleyen Nibiru, günümüzdeki ismiyle Planet X, Anunnaki uzaylı türünün anavatanıdır. Anunnakiler bazı tablet ve yazıda uçma yetilerini sembolize eden kartal adamlar olarak kanatlarla birlikte betimlenmişlerdir. “Kartal” adının 1969’da Ay’a iniş yapan Ay modülünün kod adı olduğunu, aynı zamanda Apollo 11 uzay aracının takma adı olduğunu ve üç astronotun kendilerine gururla yakıştırdıkları bir unvan olduğunu söylediğimizde Anunnakilerin kartal adam olarak çizilmeleri de anlam kazanmaktadır. Çünkü bizim astronotlarımız da aslında birer “Kartal Adam”dır. Sümerler Büyük Tufan’dan 120 Şar yani dört yüz otuz iki bin yıl önce Anunnakilerin kendi gezegenleri olan Nibiru’dan Dünya’ya geldiklerini yazmışlardır. Yazdıklarına göre Nibiru gezegeninin yörüngesi 1 Şar, dünya yılıyla 3600 yıldır. Güneş’in etrafındaki bu dönüş Nibiru’yu gökyüzünün çok uzaklarındaki bir “istasyona” taşımakta, ardından onu Mars ve Jüpiter’in arasından geçirerek, Dünya’nın çevresine geri getirmektedir. İşte tam bu pozisyonda gezegen “kesişme” anlamındaki “Nibiru” adını alarak haç sembolünün kaynağı olmuştur.  Tabletlere göre Anunnakilerin Nibiru’su Güneş Sistemimizin en dış gezegeni Planet X olarak bilinen gezegendir. Bize göre NASA ve ESA, 1983’te IRAS uydusu tarafından keşfedildiğinden beri bu gezegeni izlemektedir. 2008’de Japonya’daki Kobe Üniversitesinde çalışan bilim adamları, Güneş sisteminin dış kenarlarında bulunan bir gezegenin varlığına ikna olduklarını açıklamışlardır. 2016 Ocak’ında bu gezegenin varlığı iki NASA bilim adamı Mike Brown ve Konstantin Baytgin tarafından kısmen açıklanmıştır. Güneş sistemimizdeki yeni bulgular üzerine Astrononomical Journal’da yayınlanan makalede muhtemel yeni gezegenin 20 milyar ile 100 milyar km uzaklığa ve 10 bin – 20 bin yıllık yörüngeye sahip olabileceği vurgulanmıştır. Hemen ekleyelim ki buradaki yörünge dairesel olarak hesaplanmıştır. Planet X’in yörüngesi dairesel yerine eğer elips şeklinde hesaplanırsa gezegen yazıda belirtilen 20 bin yıllık yörüngeye sahip olmak yerine, sadece 3000-4000 yıllık bir dönüşe sahip olacaktır. Bu da Sümerlilerin bahsettiği anunnakilerin 3600 yıllık yörüngeye sahip Nibiru gezegenini doğrulamaktadır. Yani bu gezegenin varlığı kabul edilse bile sistemimizde Güneş, Ay ve dokuz gezegen denecektir. Oysa Sümerlilerin Enuma Eliş’te anlattıklarına göre ve Berlin Devlet Müzesi’nde sergilenen VA 243 Numaralı tablete göre sistemimizde Güneş, Ay ve on gezegen vardır. NASA ile Sümerlerden aldığımız bilgiler arasındaki tek fark Plüton’dur.

Çünkü Plüton, 2006’da Prag’da gerçekleşen bir konferansta sadece bir tanım değişikliği sonucunda yapılan oylamayla gezegenlikten düşürülmüştür. Plüton’u o dönem gezegenlikten düşüren ekibin başında yine NASA’nın Planet X araştırmalarının gülen yüzü aynı Mike Brown’u görmekteyiz. Hatta Mike Brown bu kulis başarısını anlattığı “Plüton’u Nasıl Öldürdüm?” adlı birde kitap yazmıştır. Burada bir algı çalışması yapılmak istendiğini, sırf “Sümerler yanıldı, on gezegen yok, dokuz gezegen var” denmesi için Plüton’un gezegenlikten düşürüldüğünü düşünüyoruz. 16 Ekim 2017 de,  The Sun gazetesinin aktardığına göre; NASA nihayet tüm Güneş Sistemi’nin kaderini değiştirebilecek ‘9. Gezegen’in (Planet 9) varlığını’ kabul etmiştir. Planet X keşfi ile ilgili dünya basınında sürekli haberler çıkmaktadır. En son 2 Ekim tarihli haberde Carnegie Bilim Enstitüsü Gök Bilimcisi Scott Sheppard Planet X’ in var olma ihtimali %90 demiştir.

 

CM: Türkiye’de ve yurtdışında birçok kültür turları düzenliyorsunuz. Bu gezilerde başınıza gelen en şaşırtıcı anınızı Cadde Life okurları ile paylaşır mısınız?

ŞB: Birçok deneyim yaşadık ancak beni en çok heyecanlandıran ve şaşırtıcı bulduğum olay Kaz Dağlarının tepesindeki Sarıkız Türbesinde yaşandı. Yaklaşık yirmi kişilik bir ekiple yürüyüşümüzü yaparken ben bulutlarla gelen ufoları anlatıp durdum. Hatta bu konuşmalarımı youtube kanalımda da yayınladım. Tam zirvedeyken aniden bir bulut geldi ve tepemizde durdu. Uzay gemisi şekline girdi ve 1 saate yakın tepemizden bizi izledi. Bu bulutla grubumuzdaki herkes onlarca fotoğraf çektirdi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here