Prof. Dr. Uğur Batı

0
325
Prof. Dr. Uğur Batı

“Aşkı beynin sana oynadığı bir oyun olarak düşünüyorsan, evet oyundur…”

Reklamcı, marka danışmanı, akademisyen ve yazar Prof. Dr. Uğur Batı ile hem kafaları karıştıracak hem de anlattıklarıyla kendinizi bulacağınız bir röportaj gerçekleştirdik. Nelerden mi bahsettik? Hepimizin hep derinde bir yerlerde çözemediğimiz aşkı konuştuk, sonra dünyanın en zor kutupları olan kadın ve erkek ilişkilerinden bahsettik. Kendi öğrencilik yıllarını ele aldık, oradan günümüzdeki eğitim sistemine geçiş yaptık. Kişinin kendini tanımasına yönelik eğitici kitaplarından biri olan “Enneagram ile Kişilik Analizi” ni değerlendirdik. Biraz da fütürizmden, yapay zekâlardan silikon insanlara hatta ölümsüzlüğe kadar uzandık. Değerli “CaddeMag” severler şimdi size dikkatlice okumanız gereken hatta ve hatta hayatınızda yol gösterici olarak kullanacağınız Prof. Dr. Uğur Batı’nın röportajı ile baş başa bırakıyorum.

CaddeMag: Öğrenim hayatınızda tabiri caizse sürekli ders çalışan asosyal bir çocuk muydunuz? Yoksa hem sosyal hem eğitim hayatınızı aynı anda sürdürebilen birimiydiniz?

Uğur Batı: Çalışkan bir öğrenci değildim hatta ortaöğretim ve lise hayatım vasattı. Çünkü ben 6 yaşında futbol oynamaya başladım bunun yanı sıra müzikle de ilgileniyordum. Hatta gitaristlik yapıp, bar programlarında yer alıyordum. O süreçte derslerimden geri kaldığım da oldu fakat her zaman algısı açık bir çocuktum. Mevcut sistemin gerektirdiği gibi ders çalışarak üniversite sınavlarına çalıştım ve de sonuç aldım. Şunu vurgulamak isterim ki; bildiğimiz anlamda çok çalışan ve disiplinli öğrenci sıfatını benim için kullanamazdık. Buna da gerek yok bence!

CM: Birçok vasfı taşıyor olmanızın verdiği yoğunlukla nasıl baş edebiliyorsunuz? Zaman yönetiminizi yaparken nelere dikkat edersiniz?

UB: Açıkçası bu konuda planlı ve başarılı değilim. Üniversitede dersler veriyorum, konuşmalar yapıyorum, senaryolar ve kitaplar yazıyorum, bunun yanı sıra 5 dergiye aynı anda yazıyorum; (Harvard Business, Bloomberg, Brandpimp, Milliyet, Trip) inanın bunları yetiştirmek kolay değil. Aynı zamanda aile, özel yaşam ve yürüttüğüm tv programları da var. Tanımlayamadığım fakat kendi içerisinde kurulu bir düzenim var. O düzenden sapmamaya çalışıyorum. Kafamda kabaca oluşturduğum bir zaman planım var ve ona uymaya özen gösteriyorum. Bir de kendime ait küçük triklerim var; mesela aynı anda birden fazla kitap yazdığım dönemlerde yazarken düştüğümü hissettiğim bir noktada yazmayı bırakıp, diğer bir kitabımı tamamlamayı tercih ediyorum.

CM: Kadın ve erkeğin temelde iletişim kurmasının çok zor olduğunu söylemişsiniz. Peki, bu hususta sahip olduğunuz bilgi birikiminizi kendi özel hayatınızdaki ikili ilişkilerde uygulayabiliyor musunuz?

UB: O söylemimde, kadın ve erkeğin donanımlarının farklı olduğunu dahası kadın ve erkek beyni diye bir şeyi örneklemiştim. Kadının, erkeği anlaması için öncelikle “erkek beynini tanıması”, erkeğin kadını anlaması için de “kadın beynini tanıması” gerekiyor. Yaradılıştan kaynaklanan birtakım farklılıklarımız söz konusudur. Evrimsel biyoloji açısından da çok mantıklı bir durum; kadının ve erkeğin dünyadaki işlevlerinin farklılıkları da buna bir örnektir. Kadının doğurgan olma özelliği; bebeğini saklayıp, koruması ise en temel farklılıklardan biridir. Bu durumun gündelik hayatta birtakım çıktıları vardır; kadın daha detaycı düşünür ve daha fazla soru sorar. Bunu kadın beyninin kurduğu ‘sinaptik bağlantılar’ olarak tanımlarız. Kadının üç boyutlu algılama özelliği vardır; kadınlar kuralsızlığın esas olduğu Türkiye trafiğinde başarısız olarak görülseler de; İsveç trafiğinde çok başarılıdırlar. Bir kere erkekler doğaları gereği tedbirsizdirler; yapılan araştırmalara göre salgıladıkları testosteron hormonu beyindeki tedbir merkezine zarar verdiği yönündedir. Kişiler arası iletişimde hem kadının beklentilerini hem de erkeğin beklentilerini bilmek etkili bir yöntemdir. Ben de bildiğim oranda bu yöntemleri kullanmaya çalışıyorum. Önemli olan hayatın gündelik akışı içerisinde, insanın bilinçli farkındalık düşüncesiyle dış uyaranların etkisinden sıyrılıp; ilişkiye ve ana odaklanması ve diyalektik düşünebilmesidir.

CM: Reklamlarda kullanılan kadın ve erkek figürünün toplum üzerinde cinsiyetleştirilmiş bir tüketim olduğu algısını nasıl değerlendirirsiniz?

UB: Sadece reklam değil, diğer tüm popüler ve kitle kültür unsurlarının yarattığı bir ‘toplumsal cinsiyet’ söz konusudur. Reklamcılık da bunun bir parçasıdır. Kadının mutlak anlamda güzel ve cazibeli olmasının gerektiği anlayışı, kapitalist toplumda temel şartmış gibi görünmektedir. Belki de kadın; güzel olmak yerine ev hayatının düzeni ve yönetimi konusunda uzman olmak ya da detaycı zekâsı ve korumacı yapısıyla, siyasetin yönlendiricisi olmak unsurlarıyla anılmalıdır. Belki de yönetenin kadın olması lazımdır! Kadının salt güzellik unsurunun ötesinde iyi ve doğru bir insan olması gerektiği kavramını anlamalıyız. Bu algıya göre, sadece kadınlar değil artık erkekler de güzel görünmek ya da bakımlı olmak zorunda! Tüm bunlar kapitalist düzenin bir parçasıdır. Özetle, yeni bir toplumsal cinsiyet tanımının yapılması gerektiğinin esas olduğunu düşünüyorum.

CM: Bugünkü eğitim sistemine göre öğrencilerin genel olarak yapılan bir sınav sonucuna göre mi yoksa yeteneklerine göre mi mesleklere yönlendirilmesi doğrudur?

UB: En yeni olarak bildiğimiz eğitim sisteminin yaklaşık 300-350 yıllık bir tarihi vardır. Bu müfredat ve eğitim sistemleri sanayi devrimiyle birlikte gelişmeye başladı. Sanayi devriminin de kendi içerisinde bir amacı vardır; uzmanlaşmış insan toplulukları oluşturmaktır. İnsanın yaptığı işte en verimli ve en optimal olmasının gerektirdiği bir sistemdir. Dünya değişiyor; buhar makinasının bulunmasıyla birlikte ilk önce sanayi devrimi başladı ardından otomasyon basamağına geçiş yapıldı. Bugün ise dijital devrimin son safhasındayız bundan sonra yapay zekalara geçiş yapılacak. Gelecek yıllarda ise fütürizm kuralları içerisinde tekilliğe kadar ulaşan (zamanın ötesine geçmek, benliğin bilgisayara yüklenerek ölümsüzleşmesi) gibi bambaşka durumlar yaşayacağız. Dolayısıyla ben tüm eğitim sistemlerinin 21.yüzyılın bizlere sunduğu olanakları iyi değerlendirerek, öğrencilerin sahip oldukları yetenek ve becerilerin geliştirmeye yönelik düzenlenmesi gerektiğinin kanısındayım. Kısacası eğitim sistemine kökten bir değişiklik getirilmesi gerekiyor. Bunu değiştirebilen ülkeler başarılı olabiliyorlar.

CM: Gelecek dönemde dünya ve insanoğlu üzerinde ne gibi değişimler olacak? Bu konu hakkında varsayımlarınızı öğrenebilir miyiz?

UB: Dünyada 3 evre vardır; dijital dönem, yapay zekâ dönemi ve yapılandırılmış gerçek. Fütürist bütün kurallar dünyanın ve insanın gelecekte nasıl olacağına ilişkin belli arguvanlar oluşturuyorlar. Fütürizm dediğimiz aslında 20.yüzyılın başlarında ortaya çıkan sanat ve edebiyat akımıdır. Bunu değerlendirirken öncelikle geçmişe bakmak ve süreci çok iyi izlemek gerekir. Aynı zamanda ise ne geçmişin problemleriyle ne de bugünün çözümlemeleriyle geleceği algılamamak önemlidir. Günümüzde yapay zekalar konusunda belli bir aşama içerisindeyiz (akıllı ev teknolojileri, çeşitli sanayi üretimleri, optimal üretim aşamaları vb.) kısacası daha başlangıçtayız fakat geleceğin dünyasına baktığımızda, insan popülasyonunun artmasıyla birlikte ilk olarak mekan kullanımının değişeceğini söyleyebiliriz. Bence yeraltı gökdelenleri olacak, yerüstü gökdelenleri ise gökyüzüne doğru çok daha yükselecek. İkinci olarak zaman hızının artacağını belirtmek isterim. Şu yol haritasından yola çıkacak olursak; internet teknolojisinde bugün 10 yıl önce ulaşamadığımız bir verimlilik hızına sahibiz. Son olarak ise insan ömrünü arttırmaya yönelik çalışmalar yapılacak. Bu da aşamalarla gerçekleşecek bir durumdur. İlk aşamada organların işlevlerinin artımı; Alzheimer, Parkinson ve kanser gibi hastalıkların çözümü vb. gibi noktalarda ilerleme kaydedilecek. İkinci aşama ise biraz daha hibrit bir aşama olacak; organik insan ile inorganik insanın bir araya geldiği yani mikroçipler ve sensörler ile bezenmiş insanlarla bir arada yaşayabileceğimiz bir dönem olacak. Örnekleyecek olursak; kontak lenslerde hayatımıza ilişkin tüm bilgilere erişebileceğimiz bir dönemden bahsediyorum. Belki de uzuvlarımızın bir kısmı mekanik olacak! Son aşama ise silikon insan dediğimiz, özellikle önemli fütüristlerden biri olan Ray Cruzweil’ın 2100 yılında mind-uploading dediğimiz zihnin bir bütün olarak bilgisayara yüklenmiş halde ve inorganik bedenlerle yaşayabileceği bambaşka bir döneme geçiş yapacağız. Belki de silikon insan döneminde daha öncede bahsettiğim gibi benliğin bilgisayara yüklenerek ölümsüzleşmesi durumu söz konusu olacak.

CM: Psikanalizin ünlü dev isimleri Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung bir dönem birlikte çalışmış ancak sonrasında yolları ayrılmıştır. Çünkü Freud olaylara yönelik bakış açısını tek bir yönde ele almışken, Jung olayları bütünü ile yorumlamıştır. Sizin bu konuyla ilgili kısaca düşüncelerinizi alabilir miyiz?

UB: Freud ve Jung, bilimsel bilginin birikimi konusunda psikanalizin mihenk taşını oluşturan önemli bilim adamlarıdır. Benim düşüncem içerisinde yollarının ayrılması mesele değildir; bilgi büyür ve kendi içerisinde asimetri ve simetri olarak doğruluğu ve karşıtlığı konusunda tekrar ayrılabilir. Zaten bilimsel bilgide bir şeyin doğruluğu kadar yanlışlığı da ölçülür. Dolayısıyla Freud ve Jung birlikte çalışırken Arguvanlar silsilesi ortaya koymuşlar, sonrasında ise her ikisi de başka bir yoldan ilerlemişler. Bu psikanaliz konusunun dünyada oluşturduğu bilginin gelişmesi ile ilgili önemlidir. Olaya bu açıdan bakmanın doğru olduğunu düşünüyorum.

CM: Kitaplarınızdan biri olan “Enneagram ile Kişilik Analizi” hakkında konuşacak olursak; yaşadığımız hayat şartlarımızın kişiliğimiz üzerindeki belirleyici faktörleri nelerdir?

UB: Enneagram, kişilik analizi konusunda insanın hem kendisini hem de hayatındaki diğer insanları tanıması konusunda değerli bir yöntemdir. İsmi sözlü gelenekten geliyor, hatta kaynağı da Anadolu’nun Maveraünnehir ve Avrasya bölgesidir. Dinamik ve etkili bir yöntem sunar. Bunun sonucunda ise kişilik, mizaç ve karakterin birbirinden farklı unsurlar olduğunu belirtir. Mizaç dediğimiz yani huyumuz bizim doğuştan sahip olduğumuz kişilik özelliğimizdir. Mesela, kişinin sorgulayıcı olması, her şeyi doğrulama-yanılma yöntemiyle değerlendirmesi veya gizem odaklı düşünmesi vb. davranışlar kişilik özelliklerini yansıtır. Bunu genetik anlamda düşünürsek; DNA’da kodlu bir durum olarak tanımlarız. Kısacası mizaç(huy) kişiliğin sadece basamaklarından biridir. Bir de karakter unsuru vardır. Karakter insanın, yaşamı yaşama ve hayatı algılama biçimidir. İnsanın dürüst ya da riyakâr olması, o insanın kişilik özelliğini değil karakter özelliğini oluşturur. Mizaç ve karakterin birleşmesiyle ise ‘kişilik yöntemi’ ortaya çıkar. İnsanlar kişilik analizlerini değerlendirebiliyorsa; hayatlarına ve sosyal ilişkilerine karşı daha sağlıklı kararlar verebilirler. Kişisel gelişim açısından da düşünürsek, kişilik tanıma; başarı, motivasyon, ikna, zaman ve stres yönetimi gibi alanlarda yol göstericidir.

CM: ’Aşkın Karanlık Yüzü’ adlı romanında yer alan aşk hikâyenizden yola çıkalım; sizce aşk beynimizin bize oynadığı bir oyun mu ya da tamamen karşılıklı enerjilerin birbirini tamamlaması mıdır?

UB: Aşkın tanımını yapmak çok zordur çünkü, binlerce tanımı vardır. O yüzden aşkta kişiselleştirme (customization) dediğimiz süreç vardır. Aşk sizin için ne ifade ediyorsa o’dur. Tutku diyorsanız tutkudur, bağımlılık diyorsanız bağımlılıktır, heyecan diyorsanız heyecandır, bazen cazibedir bazen de kadın ve erkeğin türünü devam ettirme güdüsüdür. Aşkı tanımlarken yapılan sınırlandırmalara karşıyım! Aşk aynı zamanda beynin elektriksel bir aktivitesidir. Aslında biz etrafımızda olan biten her şeyi elektrik sinyali olarak görürüz, beyin ise onu transformasyonla kendisi için anlamlı bir hale çevirir. Aşk da bunun bir parçasıdır. Aşk ile öldürmek arasında hiçbir farklılık yoktur. Dolayısıyla aşkı beynin sana oynadığı bir oyun olarak düşünüyorsan, evet oyundur.

Röportaj: Melis Pirinçcioğlu

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here